Gelişmekte olan pazarlarda kurumların kaderi hep aynı mı?

inst“Gelişmekte olan ekonomiler” diye tanımlanan “demokratörlük”lerden gelen bir grup ülkelerindeki kurumların acınası ahvalini tartışırsa…

2015 Aralık’ın ilk günlerinde ekonomistlerce ve uluslararası kuruluşlarca genellikle “gelişmekte olan piyasalar” diye bahsedilen bir grup ülkeden gelen ve aralarında akademisyenler, gazeteciler, STK temsilcileri ve bazı siyasetçilerin de olduğu bir grup, Güney Afrika’nın Cape Town kentinde bir konferansta popülist iktidarlardan gelen saldırılar karşısında kurumların raf ömrünün ne kadar uzatılabileceğini tartıştı.

Konferansa gelenler, Friedrich Nauman Vakfı (FNST) Güney Afrika ofisinin ev sahipliğini yaptığı bu etkinliğe Türkiye, Meksika, Arjantin, Hindistan, Brezilya ve Güney Afrika’dan katılmaktaydılar. Yani farklı farklı isimlendirilen gruplara kâh birlikte kâh ayrı olarak dahil edilen, finansal olarak orta halli ama kimi yatırımcıya gelecek vaat eden, demokrasileri problemli, hükümetleri otoriterleşme eğilimleri gösteren ülkelerden… Akademisyenler ve STK temsilcileri dışında katılımcılar arasında Güney Afrika Cumhuriyeti’nin muhalefet partisi Demokratik İttifak’tan (DA) da milletvekilleri bulunuyordu.

Kurumların doğumu, yaşamı ölümü

Türkiye’yi temsil eden ekip, P24’ten ben, Bilkent Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden Berk Esen, Okan Üniversitesi Uluslararası İlişikler Bölüm Başkanı Zeynep Alemdar, yakın zamana kadar Hürriyet Daily News’de köşe yazarlığı da yapan ekonomist Emre Deliveli ve FNF Türkiye’den Aret Demirci’den oluşuyordu.

Türkiye’den gelen katılımcılar konferansta paylaştıkları örneklerde bir kurumun yaratılmasına örnek olarak zaman zaman hükümetlerin Anayasa dışı davranmasına engel olabilmesine karşın komünist, İslamcı ve Kürt partilerini kapatma geleneğiyle de oldukça problematik olabilmiş olan Anayasa Mahkemesi’nin hayata gelişini anlattı.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Türkiye’de yakın zamanda altı oyulan birçok kurumdan biri olan Merkez Bankası (MB) Başkanı’na yönelik ardı arkası kesilmeyen saldırıları ve de kimi zaman sarf ettiği üstü kapalı tehditleri karşısında MB’nin inandırıcılığını, bu yüzden de işlevselliğini yitirmiş olması, kurumların yok edilmelerine dair bir örnek olarak Türkiyeli ekip tarafından paylaşıldı.

Bir kurumun nasıl korunabileceğine ilişkin bir sunum da Türkiye’yle ilgili tartışmaları biraz daha ümit verici bir şekilde sonlandırmak için bilinçli olarak seçilmiş olan ve son zamanlarda hem gazetecilik kalitesi giderek artan, hem de aykırı seslere bir platform sağlamasının yanı sıra, birçok okur ve gazeteci için umut, cesaret ve (zaman zaman da iş) kaynağı olabilen bağımsız medya siteleriyle ilgiliydi.

Gelişmekte olanların geri kalanı..

Diğer ülkelerden gelen katılımcılar da kendi kurumlarının başarılarını, çöküşlerini ve bahtsızlıklarını detaylı bir şekilde paylaştı. Paylaşılan örnekler arasında Güney Afrika Cumhuriyeti’nde yolsuzlukla  savaşmak için kurulmuş (ve bir dönem Zuma dahil birçok siyasetçinin evine yaptığı şafak baskınlarıyla gündeme gelmiş) elit bir polis gücünün kapatılışı, Meksika’nın zamanla devletin ideolojik çizgisini yeni nesillere aşılamak için kullandığı bir aygıt haline gelen eğitimi sisteminin kuruluşu, Arjantin’de bizdeki “Oy ve Ötesi” benzeri bir sivil toplum kuruluşu (ancak Oy ve Ötesi’nin aksine muhafazakâr çevrelerden çıkmış) olan ve vatandaşların sandık gönüllüsü olarak seçimlerde denetime katkı vermesini başarmış olan Ser Fiscal’in öyküsü, Hindistan’ın bağımsızlığından hemen sonra  Nehru  döneminde kurulmuş olan Devlet Planlama Teşkilatı’nın kısa süre önce lağvedilişi, Meksika’da akademisyenlerin ve halkın desteğiyle saldırılara göğüs gerebilen devlet istatistik enstitüsü ve Brezilyada güçlü ve bağımsız yargının oluşmasına ön ayak olan bazı reformlardan bahsedildi.

FNST liberal siyaseti destekleyen bir vakıf olduğu için, katılımcıların çoğu oldukça geniş bir yelpaze arz eden “liberal düşünce”ye yakın kişilerden oluşmaktaydı. Liberal düşüncenin hangi ucuna yakın olduklarına bağlı olarak bolca düşünsel farklılık barındıran bu kitlenin konferans sonunda hayata bakışlarından bağımsız olarak kurumların kaderi hakkında üzerinde uzlaştığı nokta ise, kurumların oluşturulmasının bin bir emek ve uzun zaman isteyen zorlu bir uğraş olmasına rağmen, doğru zaman ve koşullar altında (örneğin, kültür savaşları güden popülist iktidarlar gibi) yıkılmalarının oldukça kolay olduğuydu.

Her kurum bir gün yok edilmeyi tadacak mı

Hal böyleyken, katılımcıların tartıştığı başat konu kurumların neden bu kadar narin ve korumasız olduğuydu. Acaba sorun kurumlarda mıydı, yoksa “orta gelirli” bu ülkelerde kurumlarını yarı yolda bırakan bizlerde mi bir problem vardı? Zaten demokrasi ve hukuk devleti namına ciddi sorunlarla boğuşan bu ülkeler için cevaplanması zor ama elzem bir soruydu bu.

Elbette, Türkiye’nin de önünde duran önemli sorulardan biri, eğer bir gün “devran dönerse,” demokratik dengeleri savunması beklenen kurumlarımızı nasıl daha güçlü hale getirebileceğimiz. Bu sorunun altından çıkan bazı başka sorular şöyle sıralanabilir:

Kuruluş nedenleri ne olursa olsun (ki, bir parantez açmak gerekirse bazı kurumların yolsuzluğa karşı savaşmak, siyasi sistemimizde bir denge mekanizmasını korumak, sosyal politikaların çökmemesini garantiye almak, ya da geçmişte birbirimize ya da başkalarına karşı işlediğimiz korkunç suçların tekrarlanmamasını sağlamak gibi vazgeçilemez görevleri oluyor), varoluş nedenleriyle ilgili işlevlerini yitirmemelerini nasıl sağlayabiliriz?

Kurumları güçlendirirken, aynı zamanda kötü olanların sonsuza kadar var olmamasını da sağlayacak esnekliği gösterebilir miyiz?

Ya da güçlü kurumlar ve işlemeyen ya da yanlış işleyen kurumların sonunu getirmek için gerekli esneklik birbirini dışlayan durumlar mı?

“Adam yapmış..” mı?
Güney Arikalı, Türkiyeli ya da Meksikalı’ysanız, elbette Batı’nın bazıları yüzlerce yıldır sapsağlam ayakta kalabilmiş kurumları hayli kafanızı kurcalıyor.

Bugün çoğu Batı Avrupa demokrasisinde ve ABD’de, bu ülkelerin değerlerinin temel taşı durumundaki bazı kurumların iktidara kim gelirse gelsin bir gün çökebileceğine inanmak oldukça zor. Yine de şüpheciler için buna inanmak bugün her zamankinden daha kolay: Uzun süreli küresel krizin hemen ardından Suriye’den gelen mülteci akını karşısında, bu ülkelerde bile kurumların çatırdamaya başladığını görebiliyoruz.

Kurumlara açtıkları savaşlarla (ve onları yok etmedeki ustalıklarıyla) bilinen popülist sağın Avrupa’da yükselmesi önümüzdeki yıllarda beklenebilecek bir gelişme. Fransa’da Ulusal Cephe’nin seçilmesini başarıyla engellemiş olan yüksek katılım ve sol seçmenin taktiksel davranışı, belki Batılıların da bu korkuyu paylaştığını gösteriyor. Dünyanın en gelişmiş demokrasisi de olsanız, yanlış ellerde bir “otokrasiye” (doğru terimi siz bulun, sandıkokrasi, demokratörlük, tirani, faşizm..vb) kayabilirsiniz.

Dünyanın en önemli gelişmekte olan piyasalarını oluşturan altı ülkedeki kurumların hikâyeleri, hiçbir kurumun ayakta kalamayacağını anlatmasa da, en azından değişimin ve dönemsel hesaplaşmaların norm olduğu bizlerinki gibi ülkelerde oldukça narin olduklarını ortaya koyuyor.

Kurumların yok edilişiyle ilgili tüm bu ülkelerdeki ortak nokta aslında doğrudan toplumsal belleği yok etme çabalarıyla bağlantılı. Bunu görmek için Güney Afrika’ya ve Hindistan’a ya da başka bir yere bakmaya da pek gerek yok aslında. Yakın geçmişte başta hukuk devleti olmak üzere var olan tüm kurumlarını saldırı altında bulan Türkiye, bugünlerde kurumların değişimi ve yok edilmesi vasıtasıyla toplumsal belleği silme çabalarının en can alıcı örneklerinden biri.

Bu yazı 15 Aralık’ta şurada çıkmıştı:http://platform24.org/guncel/1249/gelismekte-olan-pazarlarda-kurumlarin-kaderi-hep-ayni-mi

Balkanlar için ibret vesikası: Türkiye gazeteciliği

Demokrasiye geçişte olan bölge ülkeleri için Türkiye’nin başına gelenler, dayanışma zorunluluğu konusunda önemli bir ders

Geçtiğimiz hafta Arnavutluk’un başkenti Tiran’da P24’ün de üyesi olduğu Medyanın Profesyonelleşmesi için Güneydoğu Avrupa Ağı (SEENPM) üyesi olan birçok kuruluşun katıldığı bir konferansta bölge gazetecilerinin çalışma koşulları tartışıldı.Arnavutluk, Bosna-Hersek, Makedonya, Karadağ ve Sırbistan’daki koşullar üzerine Radomir Cholakov’un hazırladığı kapsamlı bir rapor, bu ülkelerde gazetecilerin çalışma koşullarının içler acısını olduğunu ortaya koydu. Bölge ülkelerinin çoğunda gazetecileri koruyan yasalar olmadığı gibi, medya sahipliğinin yapısı şeffaf değil. Basın kuruluşları ticari açıdan karlı olmayan işletmeler haline gelmiş durumda. Ayrıca pazarda çok fazla gazetecilik bölümü mezunu var. Bulgaristan, Romanya, Kosova ve tabii ki Türkiye’de de benzer sorunlardan bahsedildi.

 

Kapitalizm ve çalışma koşulları

Bütün bu ülkelerin ortak bir özelliği, çoğunda otoriter eğilimleri olan kişilerin yönetimde olması. Medyanın baskılanması, korku iklimi, sansür ve otosansür bölgemizde olağan şeyler. Ancak bunları zaten biliyoruz. Deneyimli gazeteci ve Arnavutluk Medya Enstitüsü Direktörü Remzi Lani’nin konferans açılışında dediği gibi, “Demokrasiden çok fazla bahsediyoruz, ama kapitalizm hakkında yeterince konuşmuyoruz.”

Gerçekten de bölgedeki gazeteciler için sosyal güvenlikle ilgili haklar acınası durumda. Gazeteciler her an işlerini kaybetme korkusuyla karşı karşıya. İşlerini kaybetmek istemeyenler de düşük ücretlerle uzun saatler çalıştırılıyor. Çoğu zaman da gazetelerinde hakim olan ideoloji neyse ona uygun davranmak ve gazeteciliği bir yana bırakmak zorunda kalıyorlar.

Hızla ilerleyen teknoloji ve yeni medya da koşulları değiştiriyor. Değişen çalışma koşullarıyla freelance ve benzeri uygulamaların ortaya çıkması günümüzde “çalışmanın” her zaman iş güvenliği getirmediğini de biliyoruz.

Sendika yoksa güvenlik de yok

Bu ülkelerin çoğunda, belki Romanya örneği dışında, gazeteci örgütlerinin ve sendikaların zayıf olduğu da bir gerçek.

Gazeteciler, meslek kuruluşları dışında da örgütlenmiş değil. Konferansa katılan birçok konuşmacı, ülkesinde gazeteciler arasındaki kutuplaşmadan hatta düşmanlıktan yakındı. “Büyük adama” karşı hep birlikte direnememek, gazetecilerin çalışma koşullarının iyileştirilmesi önündeki en büyük engellerden biri olarak ortaya kondu.

Türkiye’den ders almak..

Çalışma koşullarının zorluğu da olsa, sansüre karşı savaş da olsa Türkiye basının AKP rejimi altında yaşadığı süreç, ülke gazetecileri için dayanışmanın önemi konusunda acı bir ders oldu. Örneğin, P24’ün geçtiğimiz ay Cumhuriyet, Zaman ve Özgür Gündem Genel Yayın Yönetmenleri’nin de bulunduğu ifade özgürlüğü paneline katılan tüm konuşmacılar, yakın geçmişin zorlu günlerini yaşamasalardı belki de aynı salonda bulunmayacaklarını ifade ettiler. Fikirlerden bağımsız olarak dayanışmanın önemi, yoğun baskı sonucu anlaşılmıştı.

Tabii gazetelere el konulduğu, dergilerin toplatıldığı, genel yayın yönetmenlerinin hapse atıldığı, eleştiri hakkını kullananların Cumhurbaşkanı’na hakaretten hapsi boyladığı Türkiye için dayanışma ile ilgili bu dersin öğrenilmesinde biraz geç kalınmış görünüyor.

Fakat halen demokrasiye geçiş halinde olan ve bazıları da bu yolda ümit vaat eden bölgemiz ülkeleri için Türkiye’nin başına gelenler, dayanışmanın konferanslarda bırakılmaması gereken bir zorunluluk olduğu konusunda önemli bir ders olabilir. Açgözlü işadamları ve politikacılar saldırırken, bu ülkelerin gazetecileri görüş ayrılıkları ne olursa olsun bir arada durmalıdır.