Paranoia in the new Turkey

People – who run the risk of being thrown into prison any time on charges of trying to undermine our government – often say that our Supreme Leader has a lot of fear.

According to this, our Supreme Leader’s only motivation now, is fear. He is doing all that he does out of fear. For example, he is going after the academics who signed a peace declaration condemning atrocities perpetrated by the Turkish state in the southeast, because he is too fearful.

He is paranoid that even the most valued aide might one day turn against him. He is playing in his mind constantly a replay of the impending act of betrayal that might come from anyone at any time. All the sycophants and yes-men surrounding him, his slavish advisers, obedient deputies, servile bureaucrats, his businessmen cronies, even the closest members of his family…their unquestioning obedience..all these mean nothing to him. People say our Supreme Leader is being consumed by the paranoia that his Empire might collapse because of one traitor; that he is losing sleep at night fearing that just one man or woman can bring all of this down.

The same people claim his fears are not unfounded. Levent Gültekin, for example, recently wrote in an article he penned for the Turkish-language alternative news-site Diken that he knew that Justice and Development Party (AKP) deputies tend to talk very differently behind closed doors than they do publicly. They are worried, deeply.

Gültekin appealed to AKP deputies to stop offering endless support to Turkey’s all-powerful leader:

I know what you think about where the country is headed; I know what words you speak behind closed doors; even if our people don’t.

When you are in the company of friends, you speak about the kind of disaster the country is being dragged into. You tell your close friends and family that ‘you can’t get any sleep at night.’”

But do they really? How does he know? If all this is true, then why are AKP deputies going on living this lie?

In the new Turkey, paranoia and fear are certainly not reserved for the mighty alone.. Understandably, critics have reasons to fear, such as potentially being locked behind bars, loss of jobs, lack of financial security..etc. But the new atmosphere is breeding a thick aura of distrust between ordinary people as well.

There are many questions, and not good ones, that we are compelled to ask daily.

If AKP deputies know that Turkey is being dragged into hell, then why are they doing this? Do the voters, AKP voters specifically, also know?

People speak of their conversations with pro-AKP cab drivers. Do these AKP supporters really mean what they say, or are they like the AKP deputies? “Now it is the people who are in power. This is why you don’t like the new regime,” they say. But do they believe it?

They are shutting down websites, cutting access, and more importantly, they are actually erasing things from the Internet, by force or by other means. They call this “on-line reputation management.” Could it possibly work? Do things just evaporate from people’s memories as well? Do people really not remember? Will they be able to destroy digital evidence of the voice recordings as well? Can reality really be this Orwellian; this convenient for power holders? Has it always been that way?

Surely, the boot-licking pro-government media; their columnists, since they are the ones who doctor most of the government’s policies to look good in newsbulletins printed on glossy paper, also know what’s going on. They must. We have an idea of how much they are paid.

It is impossible to guess who might be a government supporter in any public setting; and sadly now it is good to know. They are taking people away from their homes in the middle of the night for “insulting the president,” just for sharing a tweet. Can anyone on your Facebook friend list be a government snitch? Could something you share or say be used against you in a court one day?

When there is a fight on a public transportation vehicle, when somebody says something, it is hard to discern what they mean. Are they really talking about giving up that seat? Do they mean something else; something more political, a disguised show of ‘being on the side of the government’? If they are on the side of the new regime, do they really believe everything they are told, or are they just “faking it” like the AKP deputies?

A woman called into a very popular live show, the kind the dreamy masses like, to tell what’s going on in the Southeast; begged people to wake up. “Children shouldn’t die,” she said. The host agreed, on air. Later he had to apologize. Did all that really happen? Doesn’t everyone know what’s really going on? Prosecutors are now going after both the caller and the show host. Don’t they know how unreal all this is?

At the hairdresser.. Is the manicure girl one of them, or is she one of us? Surely, she can’t be not bothered by all of this. She said “I really like Germany.” What does that mean? Does she want to leave the country? She can’t be happy. Or is it a bait?

Who is a true believer? Who is a fake? Does it really matter if they all say the same thing? Would the true believers turn if the others spoke up one day? Is that Erdoğan’s worst fear?

Could it be that at least some of the voters, the sycophants, the Erdoğan-lovers really believe any of the egregiously obvious lies blaring from the TV? Of course not, it can’t be. They all have something in for them. Then so, why are we living in this manufactured bubble of never-ending government propaganda? Who is it for? If people know and still support the AKP, do we really need it?

Do they know something we don’t?

What could it be?

Gelişmekte olan pazarlarda kurumların kaderi hep aynı mı?

inst“Gelişmekte olan ekonomiler” diye tanımlanan “demokratörlük”lerden gelen bir grup ülkelerindeki kurumların acınası ahvalini tartışırsa…

2015 Aralık’ın ilk günlerinde ekonomistlerce ve uluslararası kuruluşlarca genellikle “gelişmekte olan piyasalar” diye bahsedilen bir grup ülkeden gelen ve aralarında akademisyenler, gazeteciler, STK temsilcileri ve bazı siyasetçilerin de olduğu bir grup, Güney Afrika’nın Cape Town kentinde bir konferansta popülist iktidarlardan gelen saldırılar karşısında kurumların raf ömrünün ne kadar uzatılabileceğini tartıştı.

Konferansa gelenler, Friedrich Nauman Vakfı (FNST) Güney Afrika ofisinin ev sahipliğini yaptığı bu etkinliğe Türkiye, Meksika, Arjantin, Hindistan, Brezilya ve Güney Afrika’dan katılmaktaydılar. Yani farklı farklı isimlendirilen gruplara kâh birlikte kâh ayrı olarak dahil edilen, finansal olarak orta halli ama kimi yatırımcıya gelecek vaat eden, demokrasileri problemli, hükümetleri otoriterleşme eğilimleri gösteren ülkelerden… Akademisyenler ve STK temsilcileri dışında katılımcılar arasında Güney Afrika Cumhuriyeti’nin muhalefet partisi Demokratik İttifak’tan (DA) da milletvekilleri bulunuyordu.

Kurumların doğumu, yaşamı ölümü

Türkiye’yi temsil eden ekip, P24’ten ben, Bilkent Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden Berk Esen, Okan Üniversitesi Uluslararası İlişikler Bölüm Başkanı Zeynep Alemdar, yakın zamana kadar Hürriyet Daily News’de köşe yazarlığı da yapan ekonomist Emre Deliveli ve FNF Türkiye’den Aret Demirci’den oluşuyordu.

Türkiye’den gelen katılımcılar konferansta paylaştıkları örneklerde bir kurumun yaratılmasına örnek olarak zaman zaman hükümetlerin Anayasa dışı davranmasına engel olabilmesine karşın komünist, İslamcı ve Kürt partilerini kapatma geleneğiyle de oldukça problematik olabilmiş olan Anayasa Mahkemesi’nin hayata gelişini anlattı.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Türkiye’de yakın zamanda altı oyulan birçok kurumdan biri olan Merkez Bankası (MB) Başkanı’na yönelik ardı arkası kesilmeyen saldırıları ve de kimi zaman sarf ettiği üstü kapalı tehditleri karşısında MB’nin inandırıcılığını, bu yüzden de işlevselliğini yitirmiş olması, kurumların yok edilmelerine dair bir örnek olarak Türkiyeli ekip tarafından paylaşıldı.

Bir kurumun nasıl korunabileceğine ilişkin bir sunum da Türkiye’yle ilgili tartışmaları biraz daha ümit verici bir şekilde sonlandırmak için bilinçli olarak seçilmiş olan ve son zamanlarda hem gazetecilik kalitesi giderek artan, hem de aykırı seslere bir platform sağlamasının yanı sıra, birçok okur ve gazeteci için umut, cesaret ve (zaman zaman da iş) kaynağı olabilen bağımsız medya siteleriyle ilgiliydi.

Gelişmekte olanların geri kalanı..

Diğer ülkelerden gelen katılımcılar da kendi kurumlarının başarılarını, çöküşlerini ve bahtsızlıklarını detaylı bir şekilde paylaştı. Paylaşılan örnekler arasında Güney Afrika Cumhuriyeti’nde yolsuzlukla  savaşmak için kurulmuş (ve bir dönem Zuma dahil birçok siyasetçinin evine yaptığı şafak baskınlarıyla gündeme gelmiş) elit bir polis gücünün kapatılışı, Meksika’nın zamanla devletin ideolojik çizgisini yeni nesillere aşılamak için kullandığı bir aygıt haline gelen eğitimi sisteminin kuruluşu, Arjantin’de bizdeki “Oy ve Ötesi” benzeri bir sivil toplum kuruluşu (ancak Oy ve Ötesi’nin aksine muhafazakâr çevrelerden çıkmış) olan ve vatandaşların sandık gönüllüsü olarak seçimlerde denetime katkı vermesini başarmış olan Ser Fiscal’in öyküsü, Hindistan’ın bağımsızlığından hemen sonra  Nehru  döneminde kurulmuş olan Devlet Planlama Teşkilatı’nın kısa süre önce lağvedilişi, Meksika’da akademisyenlerin ve halkın desteğiyle saldırılara göğüs gerebilen devlet istatistik enstitüsü ve Brezilyada güçlü ve bağımsız yargının oluşmasına ön ayak olan bazı reformlardan bahsedildi.

FNST liberal siyaseti destekleyen bir vakıf olduğu için, katılımcıların çoğu oldukça geniş bir yelpaze arz eden “liberal düşünce”ye yakın kişilerden oluşmaktaydı. Liberal düşüncenin hangi ucuna yakın olduklarına bağlı olarak bolca düşünsel farklılık barındıran bu kitlenin konferans sonunda hayata bakışlarından bağımsız olarak kurumların kaderi hakkında üzerinde uzlaştığı nokta ise, kurumların oluşturulmasının bin bir emek ve uzun zaman isteyen zorlu bir uğraş olmasına rağmen, doğru zaman ve koşullar altında (örneğin, kültür savaşları güden popülist iktidarlar gibi) yıkılmalarının oldukça kolay olduğuydu.

Her kurum bir gün yok edilmeyi tadacak mı

Hal böyleyken, katılımcıların tartıştığı başat konu kurumların neden bu kadar narin ve korumasız olduğuydu. Acaba sorun kurumlarda mıydı, yoksa “orta gelirli” bu ülkelerde kurumlarını yarı yolda bırakan bizlerde mi bir problem vardı? Zaten demokrasi ve hukuk devleti namına ciddi sorunlarla boğuşan bu ülkeler için cevaplanması zor ama elzem bir soruydu bu.

Elbette, Türkiye’nin de önünde duran önemli sorulardan biri, eğer bir gün “devran dönerse,” demokratik dengeleri savunması beklenen kurumlarımızı nasıl daha güçlü hale getirebileceğimiz. Bu sorunun altından çıkan bazı başka sorular şöyle sıralanabilir:

Kuruluş nedenleri ne olursa olsun (ki, bir parantez açmak gerekirse bazı kurumların yolsuzluğa karşı savaşmak, siyasi sistemimizde bir denge mekanizmasını korumak, sosyal politikaların çökmemesini garantiye almak, ya da geçmişte birbirimize ya da başkalarına karşı işlediğimiz korkunç suçların tekrarlanmamasını sağlamak gibi vazgeçilemez görevleri oluyor), varoluş nedenleriyle ilgili işlevlerini yitirmemelerini nasıl sağlayabiliriz?

Kurumları güçlendirirken, aynı zamanda kötü olanların sonsuza kadar var olmamasını da sağlayacak esnekliği gösterebilir miyiz?

Ya da güçlü kurumlar ve işlemeyen ya da yanlış işleyen kurumların sonunu getirmek için gerekli esneklik birbirini dışlayan durumlar mı?

“Adam yapmış..” mı?
Güney Arikalı, Türkiyeli ya da Meksikalı’ysanız, elbette Batı’nın bazıları yüzlerce yıldır sapsağlam ayakta kalabilmiş kurumları hayli kafanızı kurcalıyor.

Bugün çoğu Batı Avrupa demokrasisinde ve ABD’de, bu ülkelerin değerlerinin temel taşı durumundaki bazı kurumların iktidara kim gelirse gelsin bir gün çökebileceğine inanmak oldukça zor. Yine de şüpheciler için buna inanmak bugün her zamankinden daha kolay: Uzun süreli küresel krizin hemen ardından Suriye’den gelen mülteci akını karşısında, bu ülkelerde bile kurumların çatırdamaya başladığını görebiliyoruz.

Kurumlara açtıkları savaşlarla (ve onları yok etmedeki ustalıklarıyla) bilinen popülist sağın Avrupa’da yükselmesi önümüzdeki yıllarda beklenebilecek bir gelişme. Fransa’da Ulusal Cephe’nin seçilmesini başarıyla engellemiş olan yüksek katılım ve sol seçmenin taktiksel davranışı, belki Batılıların da bu korkuyu paylaştığını gösteriyor. Dünyanın en gelişmiş demokrasisi de olsanız, yanlış ellerde bir “otokrasiye” (doğru terimi siz bulun, sandıkokrasi, demokratörlük, tirani, faşizm..vb) kayabilirsiniz.

Dünyanın en önemli gelişmekte olan piyasalarını oluşturan altı ülkedeki kurumların hikâyeleri, hiçbir kurumun ayakta kalamayacağını anlatmasa da, en azından değişimin ve dönemsel hesaplaşmaların norm olduğu bizlerinki gibi ülkelerde oldukça narin olduklarını ortaya koyuyor.

Kurumların yok edilişiyle ilgili tüm bu ülkelerdeki ortak nokta aslında doğrudan toplumsal belleği yok etme çabalarıyla bağlantılı. Bunu görmek için Güney Afrika’ya ve Hindistan’a ya da başka bir yere bakmaya da pek gerek yok aslında. Yakın geçmişte başta hukuk devleti olmak üzere var olan tüm kurumlarını saldırı altında bulan Türkiye, bugünlerde kurumların değişimi ve yok edilmesi vasıtasıyla toplumsal belleği silme çabalarının en can alıcı örneklerinden biri.

Bu yazı 15 Aralık’ta şurada çıkmıştı:http://platform24.org/guncel/1249/gelismekte-olan-pazarlarda-kurumlarin-kaderi-hep-ayni-mi