Kral Leopold’un Hayaleti: Türkçe soykırımlar tarihinde eksik bir sayfa

Kral Leopold’un Hayaleti: Türkçe soykırımlar tarihinde eksik bir sayfa

Henüz Türkçeye çevrilmeyen Kral Leopold’un Hayaleti, geçmiş soykırımlarımızla yüzleşme ve AKP döneminde Afrika ile yenilenen ilişkilerimizde aklımıza gelmeyecek soruları sorabilmemiz için zamansız bir rehber

E. BARIŞ ALTINTAŞ E. BARIŞ ALTINTAŞ
@e-posta
Kritik, 20 Ağustos 2015 12:00 Sayfayı Yazdır Facebook’ta Paylaş Twitter’da Paylaş – A +

“İnsanlığa karşı işlenen suçlar” tanımı ilk defa Nuremberg Mahkemeleri’nde değil, 1890’ların Kongo’suyla ilgili bir araştırmada kullanılmıştı. Ancak bu topraklarda işlenen bu büyük kıyımı büyük olasılıkla hiç duymadınız.

Amerikalı araştırmacı gazeteci ve yazar Adam Hochschild’ın Türkiye’de henüz basılmamış olan Kral Leopold’un Hayaleti: Sömürge Afrika’sında Açgözlülüğün, Dehşetin ve Kahramanlığın Hikâyesi (King Leopold’s Ghost: A Story of Greed, Terror, and Heroism in Colonial Africa) 1998 yılında yayımlanıncaya dek, dünyanın en büyük soykırımlarından birinin Belçika Kralı II. Leopold eliyle Kongo’da gerçekleştiğinden çoğu kişinin haberi yoktu.

Hochschild’ın “Holocoust boyutlarında” olarak nitelediği soykırımın gerçekçi bir anlatısı olan Kral Leopold’un Hayaleti, konusu gereği okuması yürek isteyen bir kitap. Buna rağmen, yayımlandığı birçok ülkede çok satanlar listesine girmeyi başarmış bir akademik tarih çalışması. Kılı kırk yararak araştırılmış ve tutkuyla yazılmış olan kitap, Belçika Kralı II. Leopold’un Kongo’yu kişisel sömürgesi olarak yönettiği 1885 ve 1908 arasında yaşanan ölümcül rejime ışık tutuyor.

Hochschild ve başka tarihçilere göre, Kral Leopold’un açgözlü rejimi 1908 yılında sona erinceye kadar geçen 20 yılda Kongo’da 10 milyon yerli (kıyımlar, hastalıklar ve açlıktan) öldürüldü. Ölüm nedenlerinin üzerinde tartışmalar olsa da, yayınlanmasından bu yana geçen 15 yıl sonunda Leopold’un insanlık dışı “kauçuk” rejiminin zulmüne dair kanıtlara Belçika Hükümeti dahil hiç kimse pek yüksek sesle itiraz edemiyor.

Kongo’da 100 yıl önce ne oldu?

Kongo topraklarına bir kez dahi ayak basmamış olan Leopold’un kurduğu rejimin temelinde, Force Publique adı verilen ve Belçika tarafından kurulan ordunun tüm bir köyü esir alıp, erkekleri oldukça zahmetli olan ve haftalar alan kauçuk toplama işine göndermesi yatıyordu. Kral’ın emirlerine uymayan ya da Avrupalıların belirlediği kotaları tamamlayamayanlar da cezalandırılıyordu. Böyle başlayan cinayetlerin sadist askerlerin elinde çığırından çıktığını da bugün Hochschild ve başka tarihçilerin çalışmalarından biliyoruz.

King Leopold’s Ghost: A Story of Greed, Terror, and Heroism in Colonial Africa, Adam Hochschild, Mariner Books
King Leopold’s Ghost: A Story of Greed, Terror, and Heroism in Colonial Africa, Adam Hochschild, Mariner Books

Force Publique askerleri kullandıkları kurşunların hesabını verebilmek üzere cesetlerin sol ellerini kesiyordu (Kongo’ya Belçika’dan gönderilen silah ve mühimmat rakamları da 10 milyon ölü rakamının hesaplanmasında önemli bir veriydi. Ancak askerlerin çocukları çoğu zaman kurşun “harcamadan” öldürdüğüne dair kanıt da bol).
El kesme vakalarının sadece cesetlere değil yaşayanlara da uygulandığını, kotalarını gerçekleştiremeyenlerin (veya onların köyle birlikte rehin alınmış çocuklarının) uzuvlarının kesildiğini de bu vahşet hikâyesinde sevinçle tanıştığımız iyi kahramanlardan olan Edmund Morel’e kanıt toplayan misyonerlerin sağladığı fotoğraflardan ve başka tanıklıklardan biliyoruz.

Açgözlülük, dehşet ve kahramanlık

Hochschild’ın “Büyük Unutma” olarak adlandırdığı bir süreçle insanlık hafızasından silinen bu büyük kıyım bundan yaklaşık yüz yıl önce Morel ve onu destekleyenlerin özverisi sayesinde dünyanın ilk insan hakları hareketi kampanyasını başlattı.

Sınırsız ve akıl almaz açgözlülüğün kronolojik bir anlatısı olan kitap, aynı zamanda bir modernizm hikâyesi. Kitabının ana “karakterlerinden” biri olan Kral II. Leopold’un, telgraf ve kameranın çağında Kongo aktivistlerine karşı kamuoyu oluşturma adına yürüttüğü “PR” savaşlarında gösterdiği sinsi beceri, Kral’ın Kongo’yu uzun süre avucunda tutabilmesinde önemli bir rol oynadı.

Kral Leopold’un Hayaleti: Sömürge Afrika’sında Açgözlülüğün, Dehşetin ve Kahramanlığın Hikayesi, aynı zamanda bir kahramanlık anlatısı. Kongo’daki vahşetin 20. yüzyılda dünya kamuoyunun gündemine getirilmesi, Belçika limanlarına Kongo’dan gelen fildişi, bakır ve kauçuk yüklü gemiler karşılığında sömürge ülkesine yalnızca silah ve mühimmat yüklü gemilerin gittiğini (ve bunun yalnızca bir tek anlama gelebileceğini) fark eden bir kişinin — Edmund Morel’in — hayatını Kongo’daki gerçeği gün yüzüne çıkarmaya adamasıyla ortaya çıktı.

Kongo Reform Derneği’ni kuran Morel’in yanı sıra ona destek olmuş (daha sonra asılacak olan İrlandalı ayrılıkçı) Roger Casement, Kongo’daki vahşeti dünyaya duyurmak için büyük riskler alan Amerikalı rahipler William Sheppard ve Willim Morrison, Kongo’da bir gemi kaptanı olarak çalışan Joseph Conrad da kitaptaki kahramanlar arasında. Kitaptaki “başrollerden” birinde ayrıca, şan ve şöhret peşinde koşarken Leopold’dan gelen yüzbinlerce dolar karşılığında Kongo’nun kartografisini çıkaran ünlü kâşif Henry Morton Stanley var.

Soykırım tarihini düzgün yazmak

Hochschild’ın üstün akademik araştırmasıyla birleşen canlı anlatımı, aynı zamanda karartılmaya çalışılan geçmişle ilgili tarih yazımı konusunda yanı başımızda insanlığa karşı işlenen suçların devam ettiği coğrafyamız için de başlı başına bir ders niteliği taşıyor.

Hochschild’ın kitabı çıktığından beri biri BBC tarafından olmak üzere Kongo’da yaşanan inanılmaz acı üzerine iki belgesel çekildi. Kitabın 2005’ten sonraki baskılarında, çıkan tartışmalarla ilgili bir sonsöz de yer alıyor.

Hochschild’ın kitabı aracılığıyla tanıştığı kişilerden biri eski Belçikalı diplomat Jules Marchal. Marchal’ın 1970’lerde bir gazetede tesadüfen gördüğü “10 milyon kişinin Kongo’da kıyıldığı” iddiası üzerine araştırmaya başladığı soykırım hakkında Flamanca yazmış olduğu dört kitabı bulunuyor. Kongo’da 1948 yılında Büyükelçi olan Marchal’ın Belçika Dışişleri Bakanlığı arşivlerine ulaşmak için sekiz yıl beklemesi gerekmiş. “Belçika’nın itibarının zedelenebileceği” gerekçesiyle uzun süre devlet, arşivlere ulaşımı engellemiş.

Hochschild’ın Belçika’daki evinde ziyaret ettiği ve yıllarca Kongo hakkındaki gerçeği bilmeden ülkesine hizmet eden ve Marchal, Kongo’ya ilk gittiğinde civardaki köyleri gezerken kendilerine eşlik eden bir subayın kendisine, “Bu seferki kauçuk, hiçbir şey. Ama ilk defasında çok korkunçtu” dediğini aktarıyor. “Neden bahsettiğini anlamam için tam 30 yıl geçmesi gerekecekti” diyor Marchal.

Kitabın sonuçlarından biri de iç açıcı bir vandalizm vakası. 2004 yılında Belçika’nın kıyı şehri Blankenberge’de Kongo’ya “uygarlık” getiren Belçikalıları tarif eden bir heykeldeki Afrikalı figürlerden birinin eli, Kongo’da insanlığa karşı işlenen suçları protesto etmek isteyen anarşist bir grup tarafından kesildi. (Heykel Belediye Meclisi kararı gereği kesik elli olarak bırakıldı).

“Büyük Unutma”nın yaşandığı yerlerden biri de, hiç kuşkusuz Kongo. Sözlü tarih dışında bu dönemle ilgili hafıza neredeyse kaybolmuş.

“Geri bırakılmışlık” teorileri

Kitabın en güçlü bölümlerinden birini, Hochschild’ın “soykırımın mekanizmasını” çözümlediği bölüm oluşturuyor. Bu oldukça yalın bir mekanizma: vahşet ve kıyım spirali bir kere dönerek genişlemeye başladı mı, muktedirlerin kârlılığını etkilese de — örneğin Kongo’da rejimin son yıllarına doğru kauçuk toplayacak işçi kalmaması gibi — önü alınamaz bir şekilde devam ediyor.

Çözümlemelerinde basitleştirmeye kaçmayan Hochschild, önümüzdeki yıllarda muhtemelen tüm dünyanın bu küçük Batı Avrupa ülkesini nasıl gördüğünü değiştirecek olan kitabında Afrika’nın ve Kongo’nun süregelen geri kalmışlığında sömürge mirasının tek faktör olmadığını net bir dille anlatıyor. Tüm problemleri için Avrupalıları suçlayan bazı ülkeler için, önemli bulgular paylaşıyor. Hochschild, bugün Afrika’nın başındaki sorunlara neden olan faktörleri şöyle özetlemiş:

“Kadınların korkunç toplumsal konumu ve bununla birlikte gelen şiddet, baskılama ve önyargı. Kökü çok derinlere dayanan kültürel tahammülsüzlük ve Mobutu gibi ağababalarına yönelik kahramanlara tapınma kültürü. Son olarak, belki hepsinden de önemlisi, uzun bir geçmişi olan yerli kölelik geleneğinin hala Afrika’nın sosyal dokusunda felaket sonuçlar doğurabilecek şekilde örülü olması.”

Türkiye’de bazı kesimlerin zulüm ve sömürgecilikle suçlamayı pek sevdiği Avrupa ile olan ilişkileri; Leopold’un Kongo’dan inanılmaz bir servet elde ettiği yıllarda yürüttüğü Ermeni ve Bulgar katliamlarının da dahil olduğu kendi kanlı tarihi ve Osmanlı’nın hakkında az yazılmış kölelik geçmişi göz önünde bulundurulursa, Leopold’un Hayaleti’nin Türkçeye bugüne kadar kazandırılmamış olmasını anlamak da açıklamak da kolay değil.

Kitap, tarih romancıları ve akademisyenler için yanı başımızda katliamların yaşandığı bugünlerde insanlığa karşı işlenen suçların kayıt altına alınmasıyla ilgili paha biçilmez bir örnek. Aynı zamanda, Türkiyeli okuyucu ve araştırmacı için Osmanlı’nın Atlantik Köle Ticaret’indeki rolü, geçmiş soykırımlarımızla yüzleşme ve AKP döneminde Afrika ile yenilenen ilişkilerimizde belki aklımıza gelmeyecek soruları sorabilmemiz için de zamansız bir rehber.

Can governments really promote the right to know?

It will be civil society that will drive any change in our approach towards freedoms, but pressure from international bodies can be helpful

Last month, more than 70 participants from civil society groups, journalists, media organizations, and independent institutions gathered in the Serbian capital of Belgrade with the mighty aim of forming guidelines for OSCE states on combating hate speech in the media and on the Internet.

The event, formally titled “Freedom of Expression, Media Freedoms and Censorship in the OSCE Area”, was organized by the Helsinki Committee for Human Rights in Serbia in cooperation with the Civic Solidarity Platform and the Embassy of the Netherlands in Belgrade.

One panel in the conference held on July 20 was entitled “The Right to Know as a public good,” and Punto 24, which is conducting a major project on Right to Information (RTI) legislation and how to use it more effectively in Turkey together with Article19 with the support of The Guardian Foundation, was also invited. In attending the conference, we were hoping to outline the major issues with the RTI legislation and the government’s reluctance on making it work, but also provide recommendations on  what can be done to better the situation.

Here is a gist of what we said in that panel: Turkey has had good RTI legislation in place since 2005. Thanks to its strong online infrastructure that allows filing RTI requests with efficacy on the websites of most public agencies, Turkey, where residents file about 2 million requests a year, has by far the highest number of information requests filed in Europe.

According to official statistics, most of these requests receive answers from the relevant bodies. However, that official claim does not match the realities of the outside world. Most of the time, the answers do not really contain the information the askers have intended to get. The truth is, they do not want to give out information to the public.

To bring down this resistance, Punto24 recommends, based on our own experience from ongoing project being conducted with Article19:

1) Organizing a core group of RTI experts and journalists, a group of dedicated individuals who really want to know all sorts of things about public agencies, and perhaps do that on an international level;
2) Making sure that citizens understand and know how to use the law;
3) Encouraging people to use the law whenever possible;
4) Educating both journalists, other potential users of the law (i.e. everyone) and public information officials to ensure higher quality in responses and finally;
5) Litigating when attempts to formally acquire information fail. Not only will you possibly get the information being held back, but also change the state’s information culture.

It is not magic, but this is a formula that works. It certainly is also a cause worth fighting for.

In the same panel, a representative of Team29 – a non-profit formed by a group of lawyers dedicated to offering legal assistance in freedom of expression violations in Russia, and a member of the Dutch group Free Press Unlimited also made presentations. The summary: the situation is very similar to Turkey in Russia, and many other parts of the world. Nothing we didn’t know about.

Following the panel, attending journalists shared their own experiences of feeling like “they’ve hit a wall” when pursuing official information requests. Some speakers were critical of international bodies; claiming that they had been denied critical information by the EU Commissioner Delegation in Macedonia.

The rapporteur on our panel, after summarizing the main bases touched upon by the three speakers said: “There is a huge gap in recommendations for the December declaration,” although all three speakers had shared recommendations about what civil society organizations can do to enhance our right to know. Perhaps in the rapporteur’s concluding remark, there was a hint of frustration that little was said about how public agencies could contribute to a solution of the issues discussed.

This is not a note of skepticism, but in general panelists in conferences that involve international bodies, be it the OSCE or the EU, rarely discuss the apparent paradox that states, and the governments that run them, are usually the main culprits in the crimes and illegalities that plague non-transparent societies such as corruption. The same applies to media freedoms.

When it comes to freedom of expression, and the public’s right to information – an inalienable part of that freedom — how can we get governments to act when usually it is their representatives or activities restricting freedom of speech? Where they are not actively jailing journalists, they are hurling threats and insults against them. Where they are not passing laws that openly ban free speech, they are pressuring the judiciary to interpret the laws in a restrictive light. Still, realistically, they are the ones empowered to make any real and long-lasting changes. They are also the ones that make up the international bodies that are supposed to pressure them. That is in the complicated nature of the business, and certainly the Belgrade conference bore that paradox.

The recommendations from the conference will be formally announced in December, by which time Punto24 will have opened a Turkish-language website on the Right to Information, fostering its network of information activists, journalists and others dedicated to protecting our right to know. All in all, it will be civil society that will drive any cultural change in our approach towards freedoms  – including the freedom to know — but pressure from bodies such as OSCE is always more than welcome.

Shut up already, as men!

Shut up already, as men!

Deputy Prime Minister Bülent Arınç sparked uproar when he told an opposition deputy to be quiet as a woman during a parliamentary session. (Photo: Today’s Zaman, Mustafa Kirazlı)

The Justice and Development Party (AKP) doesn’t like women.

In a range of anti-women statements made over many years, the AKP’s major representatives have managed to attack every aspect of womanhood, with each remark being more scandalous than the next.

The latest such assault came from deputy prime minister and government spokesperson Bülent Arınç, who recently told a female deputy to “Shut up as a woman” in Parliament. When faced with criticism, he was unapologetic. He said he was only maintaining discipline in Parliament. He said he would have apologized if he had said, “Shut up, woman!”

If one was to compile a complete list of the AKP and company’s anti-women assertions, this post would never end, but here is a quick look at some of the highlights.

This was not the first time Arınç stated that women should shut up. He once said they should not only shut up, but also not let out so much as a giggle in public, unless they want us to think them loose.

For the AKP, men are inherently better than women. Even rapists are better than women. It would be unfair to the rest of this male-supremacist group to state that AKP deputy Ayhan Sefer Üstün was only speaking for himself when he said “a rapist is more innocent than a rape victim who has an abortion.” On the same subject, the AKP’s Ankara Mayor Melih Gökçek said instead of having abortions, women should kill themselves.

President Recep Tayyip Erdoğan has repeatedly said women and men can never be equals and it is against nature to argue that they can.

Women’s place in the workforce has also been a source of dismay for the AKP. Its Finance Minister Mehmet Şimşek once famously attributed Turkey’s high unemployment rate to “women who are looking for jobs.” Minister of Forestry and Water Affairs Veysel Eroğlu, is remembered for his remark, “Don’t you have enough to do at home?” to a female voter who had asked the minister to help with finding her a job.

The AKP’s Tokat deputy Zeyid Aslan, who once was photographed by a journalist as he dozed off in Parliament, told female journalists, “Would you like it if I took a picture of your crotch and published it in the newspaper?”

And so on…

In keeping with this mentality, the AKP government has repeatedly and consistently undermined women, imposed policies geared towards keeping them at home and has done little to fight Turkey’s epidemic of female murders.

In 2014, according to data from the official statistics agency, the Turkish Statistics Institute (TURKSTAT), the participation rate of women in the workforce was 30 percent, considerably below the Organization for Economic Cooperation and Development (OECD) average of 69 percent.

Many organizations claim that the AKP, through its policies, has actually caused the murders of women to increase in number; and that claim is credible: According to figures provided by the Confederation of Revolutionary Workers’ Unions (DİSK), the number of incidents of violence and murders targeting women has gone up by 1400 percent under the AKP’s rule over the past decade.

Leaving Turkey’s women in an abysmal condition through archaic social policies is not our choice as a nation. The results of the June 7 elections have left the AKP without a parliamentary majority. Although both President Erdoğan and Arınç must understand the inevitable end is near, with or without snap elections.

My recommendation as a woman would be that they simply shut up as men. Their 10-plus years in power have hurt more women in Turkey (and possibly elsewhere) than one could believe.

The AKP cadres, now in their lame-duck state, should simply shut up as men. If they don’t, the onus is on us voters to make sure that happens in early elections. It is a shame that they are making the endgame uglier than it could have been.

 

This post originally appeared at Today’s Zaman blog section http://www.todayszaman.com/blog/e-baris-altintas/shut-up-already-as-men_395711.html